![]() |
|
|||||||
![]() |
|
|
LinkBack | Seçenekler |
|
|
#6 (permalink) |
|
Amatör Üye
|
Kilikya'da Müslüman Araplar
Hazreti Muhammed'in öncülüğünde kurulan ve tek tanrılı dinlerin sonuncusu olan İslamiyet, ortaya çıktığı 7. yüzyılda Orta Doğu ve Ön Asya'da kısa zamanda büyük bir gelişme ve yayılma gösterdi. Bunun sonucunda Bizans İmparatorluğu Güneydoğu Anadolu'da yeni ve güçlü bir Müslüman Arap uygarlığı ile sınır komşusu oldu. Müslüman Araplar'ın Kilikya bölgesi ile ilk temasları Hz. Ömer zamanında başladı. Ebu Ubeyd komutasındaki Arap askerleri, 634 yılından itibaren "Rum (Roma) ülkesi" dedik-leri Anadolu'ya "Yaz gazveleri" olarak bilinen seferlerle Antakya üzerinden Çukurova ve Tarsus yörelerine kadar girdiler. Bu beklenmedik gelişmenin karşısında Bizans yonetiminin Araplar ile yaptığı diplomatik görüşmeler sonucunda, her iki ülke sınır bölgesinde bulunan Ovalık Kilikya'da, "Avasım" denilen askerden arındırılmış tampon bir bölge oluşturuldu. Ancak, Şam Valisi Muaviye bu karara uymadı. Güçlü donanması ile Silifke'ye kadar olan Kilikya bölgesini işgal etti. Ardından Gülek boğazının denetimini de ele geçirdi. Ancak Muaviye'nin Halife Ali ile giriştiği iktidar çatışmalarını fırsat bilen Bizans imparatoru II.Constantinus, Kilikya'daki Arap işgaline son verdi. Muaviye'nin oğlu Yezid (680-683) zamanında, İslam fetihlerinin yeniden başlaması ile Kilikya tekrar Araplar'ın işgaline uğradı. Bu tarihten itibaren, Araplar ve Bizanslılar arasında sık sık el değiştiren bölge, Emeviler döneminde yaşanan barışçıl ortama karşın, Abbasi Halifeliği zamanında yeniden çatışmalara sahne oldu. Bu dönemde Harun El-Reşid, özellikle Ovalık Kilikya'da kalıcı önlemlere girişti. Arap tarihçilerine göre; Ebu Süleyman Fereç, yörenin merkezi olan Tarsus kalesini berkitmek ve gerekli yönetimsel düzenlemeleri yapmakla görevlendirilmişti. Öte yandan Maveraünnehir'den gelen Türkmen aşiretlerinin bir bölümünün burada yerleştirilmesi ile yörede ilk kez Türk kolonizasyonu da başlamış oldu. Müslüman Araplar ile Bizans arasında bir uç kenti olan Tarsus, Antik Çağlar'da olduğu gibi bu dönemde de ön plana çıkmış, İslam kültür ve sanatının önemli bir merkezi haline gelmiş, birçok İslam bilgini kente yerleşmişti. Halife Memun (813-833) Bizans'ın bölgeye yönelik askeri hareketlerine karşın, Anadolu'ya geldiğinde hastalanarak Pozantı'da ölmüş, Tarsus'a getirilerek burada defnedilmişti. (Mezarı Ulu Cami'nin doğusunda bulunan türbededir.) Abbasi Halifeliği'nin zayıfladığı dönemde, Türk kökenli Mısır Valisi Tulunoğlu Ahmed, bağımsızlığını ilan ederek Kahire'de Tulunoğulları denilen bir hanedan kurmuş ve Kilikya bölgesine de egemen olmuştu. Yörede İslam egemenliği 10. yüzyıla kadar sürdü, atılgan Bizans imparatoru N. Phokas zamanında. Kilikya yeniden Bizans egemenliğine girdi. İçel Yöresinde Türk Dönemleri "Yaşama arayışı içindeki Türkier'in Anadolu'ya gelişleri, ekonomik ve toplumsal çöküş değil paylaşımdır." A. Wachter. "1071 Malazgirt Savaşından yaklaşık 400 yıl önce Harun El-Reşid zamanında, İçel yöresinde iskan ettirilen Türkmenler'in büyük bir bölümü, Bizans imparatoru N. Phokas tarafından bölgeden çıkartılmıştı. Daha sonraki yüzyıllarda Türk soyunun pek çok boyları anayurtlarından uzaklaşarak Anadolu'ya yöneldi. Asya tarihi ve toplumsal yapışı için çok önemli olan bu göçlerin nedenleri araştırıldığında, başlıcalarını, "yetersiz yaşama alanları", "kıtlık" ve "güçlü istilacılar-dan kaçış" şeklinde görüyoruz. Yurtluk edinme eylemi içindeki bu göçebeleri salt "yağmacı ve asalak toplu-luklar" olarak gören düşünce, özellikle Rus bilim adamlarınca Orta Asya'da yapılmış olan arkeolojik kazı ve araştırmalar ile Orta Çağ kaynak ve belgeleriyle çürütülmektedir. Günümüzde Batılı objektif bilim adamlarının da itibar etmediği tek yanlı bir ön düşünceye karşın, C. Cahen:"Bizans topraklarına ilk giren Türkler, mevcut sistemi yıkmak düşüncesiyle harekete geçmekten çok, kendilerine yerleşecek bir yer bulmaya gelmişlerdi" diyor ve devamla "Bu yerleşme kendileri açısından yapıların değişmesini içerir ve büyük göçebelik düzeni, sürekli değilse bile, bir çeşit yerleşiklik demek olan yaylacılığa dönüşme yoluna girer, ister başlangıçta Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında, ister Türkler yerleşikliğe geçtikçe veya yerli köylüler İslam dinini kabul ettikçe, gerek Müslümanlar arasında, gerekse yerleşik ve göçebe unsurlar arasında olsun her halükarda bir ortak yaşama durumu doğar" diye yazmaktadır. A. Wachter, 1903'de yaptığı çalışmasına; Türk kolonizasyonunun batı kaynaklarında abartıldığı gibi: "Bölgenin ekonomik ve toplumsal çöküşü değil paylaşımıdır" görüşünü ileri sürmüş ve buna ait pek çok örnek vermiştir. Batı Anadolu'nun Orta Çağ tarihi ve toplumsal yapışı ile ilgili değerli yayınları olan C. Cahen, P. Wittek, F. Köprülü başta olmak üzere; B. Lewis, H. Millas, D. Kit***is ve daha birçok araştırmacı yazarın görüşleri bu yöndedir. Büyük Selçuklu imparatoru Alparslan'ın 1071'den önce Doğu Anadolu'daki bazı Bizans garnizonlarına yönelik askeri hareketleri. Ön Asya'da dayanılmaz boyutlara varan Türk göçlerinin yarattığı toplumsal sorunlara çözüm arayışının sonucudur, İslam, Süryani ve Ortodoks vekayinameleri, bu göçlerden ve yarattığı sorunlardan ayrıntılı bir biçimde söz etmektedirler. Bunlar dikkatli bir şekilde incelendiğinde, Anadolu'nun Türkleşmesini, Alparslan'ın Doğu Anadolu'da sağladığı güvenli rampalardan yayılan Türk göçmenlerin gerçekleştirdiği anlaşılır. Yani, Anadolu'nun fethi, merkezi İran'da olan Büyük Selçuklu yönetiminin sistematik politikalannın bir sonucu değildir. Başlangıçta ortaya çıkan panik veya kontrolsüz olaylar ile mevcut düzenin sarsılmaması elbette mümkün değildi. Kitlesel göç grupları ile yerleşik halk arasındaki kültür, ideoloji, siyaset, yaşama biçimlerindeki farklılıklar; mera, otlak, su, beslenme ve barınmada çıkan sorunların, çatışmalara ve giderek savaşlara dönüşmesi kaçınılmaz oluyordu. Anadolu Selçukluları Dönemi Malazgirt zaferinden sonra Anadolu'ya giren Selçuklu komutanlarından Süleyman Şah'ın "1077'de Anadolu Selçuklu Devletini kurmasının ardından, Kilikya'ya girerek 1082 yılında Tarsus'u ele geçirmişti. Ancak, buradaki Türk egemenliği kısa süreli oldu. Zira, Selçuklu Türkleri ile başedemeyen Bizans yöne-timi, Doğu Hıristiyanlannın kurtarılması, Kudüs Haç yolunun açılması ve Kudüs'ün Fatimiler'den alınması gerektiğini öne sürerek papalığın desteğini istedi. 1096'da Franklar'ın basını çektiği 1. Haçlı seferi ile yörede çeşitli Haçlı kontlukları kuruldu. Öte yandan 11. yüzyıl başlannda Ortodoks Bizans yönetiminin Doğu Anadolu'daki Ermeni krallıklarının ve kiliselerinin üzerindeki baskıları sonucu, buradan göçe zorlanan Ermeniler, Kilikya bölgesine yerleşmişlerdi. Kilikya bölgesinde yaşayan Türkmenlerin, Haçlı seferleri ile buradan Orta Anadolu'ya çekilmeleri ardından, Roma-Germanik ilişkileri güçlendiren Ermeni prensleri, Kilikya'da giderek güçlü bir konuma geldiler. Orta Çağ tarihçisi W.Heyd: "Kilikya'nın kuzeyindeki dağlara yerleşmiş olan Ermeniler, oradan aşağıya inmekte ve buranın eski sahipleri olan Rumları yarı rızaları, yarı zor ile göçettirmeyi başardılar ve bu bölgenin alçak kısımlarına yerleşmekte gecikmediler. Bunların başları arasında bulunan Roupenides ailesinden yetenek-li bir asker ve politikacı olan H.Leon, Kilikya Ermeni Krallığı'nın (l187-1219) kurucusu oldu. Bu krallık Batı Asya Hıristiyanları için güçlü bir dayanışma idi. Ermeniler, Bizans imparatorlarına kafa tutabilmek için, batı devletleri ile ve onların Suriye'deki sömürgeleri ile anlaşmalar yapma gereği duyuyorlardı. Leon, Alman İmparatoru VI. Henri'den bizzat basma krallık tacım koymasını rica etti. Bölgede batı tarzında saraylar, kaleler ile derebeylik yöntem ve örgütünü kurdu. Bu şatoların önemli bir bölümünü Frank Baronlarına, St. Jean, Templier ve Teutonique tarikatı şövalyelerine dağıttı. Böylece, bölgedeki Türk egemenliği öncesinde Kilikya'nın aşılmaz dağlarında çok sayıda kalelerden oluşan güçlü bir güven-lik zinciri oluşturarak, Bizans ile Doğu Akdeniz Haçlı kontlukları arasında bir tampon bölge kuruldu. Bu durum, Bizansın Kilikya egemenliği için bir set oluşturduğu gibi, Eyyübiler ve Selçuklular için de, Anadolu ve Suriye arasındaki bağlantıyı kesen önemli bir engel idi. Kısacası Kilikya Ermeni Krallığı, Hitit, Kizzuvvatna, Asur, Pers ve Roma dönemlerinde olduğu gibi, büyük devletlerin hedefi olan bir coğrafyada bulunmaktaydı. Nitekim, Anadolu Selçuklularının en güçlü olduğu 1. Aleaddin Keykubad döneminde, 1224 yılında Kilikya'ya giren Selçuklu orduları, Anamur'dan doğuya doğru ilerleyerek birçok Ermeni kalesini ele geçirdi. Lamprun (Namrun) Ermeni Senyörü Konstantin'in Kıbrıs Krallığından istediği yardım, Selçuklu Emirlerinden Mübarizeddin Ertokuş'un, Silifke'nin denizle olan bağlantısını kesmesi nedeniyle gerçekleşemedi. Buna rağmen Selçuklular korunaklı Silifke kalesini alamadılar. MezarLik Icinde ßir Mezar, MezarIn Icinde ßir Taßut, taßutun Icinde ßir Kefen, Kefenin Icinde ßen, ßenim Icimde iSe haLa Sen |
|
|
|
|
|
#7 (permalink) |
|
Amatör Üye
Üyelik Tarihi: Dec 2006
Yaş: 21
Mesajlar: 45
Üye No: 2862
Tecrübe Puanı: 39
Rep Gücü : 50
Rep Derecesi :
![]() |
İçel'de Yerel Türk Siyasi Egemenliğinin Öncüleri Karamanoğulları ve Ramazanoğulları Beylikleri
Alaiye (Alanya) gibi önemli bir liman ve tersaneye sahip olan Konya Başkentli Anadolu Selçuklu Sultanı 1.Aleaddin Keykubad, Kilikya'daki Türk varlığını güçlendirmek için, aralarında Üçoklardan Karaman ailesinin de bulunduğu Türmen boylarım buraya yerleştirmeye başladı. Ne var ki Sultan II. Gıyaseddin Keyhüsrev zamanında doğudan gelen büyük göç dalgaları ile ortaya çıkan toplumsal sorunlar, ayaklanmalar, doğuda başgösteren Moğol tehlikesi, 1243 Kösedağ Savaşı'nda Selçukluların Moğollara yenilmesi ile sonuçlanmış ve Anadolu, Moğollar tarafından işgal edilmişti. Bu tarihten itibaren Konya yönetiminin Moğollara bağımlı hale gelmesi uçlarda bulunan yarı bağımlı Türkmen beyliklerinin merkezden kopmalanna neden oldu. Moğolların Ermeni Krallıkları ile işbirliği içinde olarak Kilikya bölgesindeki Türkmenlere baskı yapmaları ve onları yurtlarından etmeleri sonucunda; Karamanoğulları, Nüre Sofi adıyla anılan Sadeddinoğlu Nüre önderliğinde birleşerek direnişe geçtiler. Daha sonra Kerimeddin Karaman Bey, Konya yöresinde kendi adlarım taşıyan bağımsız bir beylik kurarak, egemenlik alanları güneyde Toroslar'a doğru genişletmeye başladı. Diğer bir Türk boyu olan Avşarlar'dan İslam Bey ve Sarum Bey'de Silifke yörelerine yöneldiler. Bu durum Ermeni Krallığını yıpratırken, Memluk Sultanı Baybars'ın (1260-1277) Moğolları yenerek Anadoluya girmesi, Kilikya'da Ermeni Krallığına ait birçok kaleyi elde etmesi ve buradaki Latinleri bölgeden çıkartması ile Karamanoğulları, yörede daha etkin hale geldi. Öte yandan Çukurova'da güçleri giderek artan diğer bir Türkmen boyu olan Yüreğir aşiretinden Ramazan Bey'in (1353-1378) kurduğu Ramazanoğulları da Ovalık Kilikya'yı denetimleri altına aldı. Osmanlı İmparatorluğu Dönemi İçel yöresi, Osmanlı egemenliğine Batı Anadolu ve Balkanlara göre daha geç dönemde girmiştir. Bunun nedenlerini anlamak için biraz daha gerilere gitmemiz gerekmektedir. Batı Anadolu Türkmen Beylikleri üzerinde ve Balkanlarda genişleyen Osmanlı egemenliği, kla*** döneminde üç kıtaya yayılmış büyük bir imparatorluğa dönüşmüştü. Osman Gazi'nin Söğüt çevresindeki küçük beyliğinin diğer Türk beylikleri arasından öne çıkarak hızla büyümesini zorunlu kılan koşullar nelerdi? Latinler, 1204 İstanbul darbesiyle Bizans mirasına sahip olacaklarını açıkça göstermişlerdi. Yunanistan ve halkı sertleştirilmiş, Balkanlara Latin ve Haçlılar'ın, Macaristan'a Anjoular'ın yerleşme arzuları; Latin ve Papalık koalisyonunun Anadolu'nun denize çıkış noktalarına egemen olan Denizci Türkmen Beylikleri'ni sindirmeleri ve Marmara denizinin kuzeyindeki korunaklı Bizans başkentinin varlığı karşısında, Osmanlıların kayıtsız kalamayacakları bir güvensizlik ortamı oluşmuştu. öte yandan. Orta Anadolu'da güçlü bir beylik olan Karamanoğulları, Doğu Anadolu'da Akkoyunlular, Osmanlılar'ın Kilikya ve doğu yönünde büyümesine karşı büyük bir güç olarak durmaktaydılar. Ovalık Kilikya'da bulunan Ramazanoğullan ise Osmanlı büyümesi karşısında Mısır Memluk Sultanlığının himayesini sağlamıştı. Sultan II. Mehmed, bu kıskaçtan çıkabilmek için öncelikle Bizans'ın başkenti İstan-bul'u elde ederek büyük bir başarı sağladı. Osmanlı Devletine karşı Akkoyunlu ve Karamanoğlu dayanışmasının Venedik, Papalık ve Napoli'yi de içine alarak büyük bir koalisyona dönüşmesi ile sürüp giden çatışmalar sonunda. Sultan II. Mehmed (Fatih) doğuya yöneldi. Komutanlarından Gedik Ahmet Paşa, 1474 yılında İçel'i. Şehzade Mustafa'nın da Develi Karahisar'ı barış yoluyla teslim almasıı ile en büyük rakibi olan Karamanoğulları'nın tüm kent ve kaleleri Osmanlılar'ın eline geçmiş oldu. 1481'de Sultan II. Mehmed'in ölümünden sonra hükümdar olan II. Bayezid ile kardeşi Cem Sultan arasında ortaya çıkan saltanat kavgası nedeniyle, Karamanoğlu Kasım Bey, daha önce Konya Valiliğin'de bulunmuş olan Cem Sultan'la yandaş olarak, iki kardeş arasındaki bu kapışmada, beyliğini yeniden kura-bilmeyi amaçladı. Ancak Ankara'da uğradıkları yenilginin ardından Cem Sultan ile İçel'e geldi. Cem Sultan, önce Korykos kalesine, ordan da Anamur üzerinden Rodos Şövalyeleri'nin yardımı ile İtalya'ya gitti. Kasım Bey ise II. Bayezid'ın kendisini bağışlanmasını sağlayarak, ölümüne kadar (1493) Osmanlılara bağımlı beyliğinin basında kaldı. Ovalık Kilikya'ya egemen olan Ramazanoğulları ise Yavuz Sultan Selim'in, Mısır-Memluk Sultanlığını ortadan kaldırarak, Osmanlı İmparatorluğu'na kalmasıyla birlikte, oldukça geç bir dönemde, Halil Gıyasettin Bey (1480-1510) zamanına kadar Memlüklere, daha sonra-da 1516 yılından itibaren Osmanlı İmparatorluğuna bağlandı. 16. yüzyıl, günümüzün yapısını şekillendiren önemli bir başlangıçtır. Dünyanın küreselleşmesine yönelik ilk girişimler, bu yüzyıldan itibaren başladı. Yüzyıllardır bunalan ve feodalizm çemberini kırmış olan Batı Avrupalı denizci uluslar, mavi küreyi keşfetmiş, okyanus ötesi sömürgecilik ve ticaret tekel-lerim elde ederek, büyüme ve gelişme sürecine girmişlerdi. Osmanlılar ise yönetimleri, Akdeniz'in dışında etkin olamadıkları gibi, Avrupa'da oluşan yoğun mal talebine rağmen, üretim ve ticaret alanındaki yarışta da başarı sağlayamadılar Osmanlı İmparatorluğu, Doğu-Batı ülkeleri arasındaki konumu "nedeniyle, kervan yolları üzerindeki kentlerini, limanlarını ve alt yapılarını geleneksel işlevinde korumaya ve yaşatmaya gayret ettiyse de, 17. yüzyıl sonuna kadar ancak bir yüzyıl daha sürdürebildi. Buralardan sağlayabildiği ticaret, gümrük ve transit vergi gelirlerinin çok daha fazlasını, ağır, atıl ve masraflı sistemini korumanın bedeli olarak ağır bir biçimde ödedi. Bizans döneminde gördüğümüz koyu merkeziyetçi yapının bir benzeri, Osmanlı imparatorluk yönetim sisteminde de karşımıza çıkıyor. Toprak ve işletmelerin gözetimi ve yönetimi, büyük bir bürokrat kesim tarafından yapılıyordu. Büyük kentlerde toplanmış tüccarlar, sarraf denilen tefeciler, has, zeamet ve tımar sahipleri, sermayeyi ellerinde bulunduruyorlardı. Ancak, devlet bu sermayeyi kontrol ediyor ve gerektiğinde el koyabiliyordu. Bu ise özel mülkiyet, yatırım ve özel girişimciliğin gelişmesini engelliyordu. Yukarıda anılan olmusuzlukların yanısıra, Ö. L. Barkan, R. C. Jennings ve S. Faroqhi'nin demografik çalışmalarına baktığmızda, 16. yüzyılda Anadolu'da nüfusun %50'den fazla arttığı görülür. Bu ise başta gıda olmak üzere temel ihtiyaçların aynı oranda artmasını gerektirmekteydi. Öte yandan, hammadde temininde güçlük çeken loncalar da üretimlerini daraltmak zorunda kalmış, kentlerde işsizlik ve toplumsal olaylar başgöstermişti. Kısacası 16. yüzyılın ikinci-üçüncü çeyreğinde gelişen ve kırlarla, kentler arasındaki işbölümünün derinleşmesini, **** üretiminin yaygınlaşmasını ve iç ticaretin genişlemesini sağlayan ekonomik canlılık, 1570'lerden sonra tersyüz olmuştu. Bütün bu olumsuzluklara rağmen birçok ülkeden oluşan imparatorluğun iç pazarları canlılığını uzun süre korudu. Güçlü lonca örgütlerine dayalı üretim birimlerinin çeşit ve kaliteleri yüksek düzeylere ulaştı. Ancak, uluslararası olmaktan çok, iç ve bölgeler arası pazarlara yönelik bu faaliyetler, hızlı bir gelişme içinde olan dünya ticaret ve ekonomisinin çok gerilerinde kaldı. Bu dönemde imparatorluğun diğer bölgelerinde görülen toplumsal olaylar, İçel Sancağı'nda da ciddi boyutlarda ortaya çıktı. Bozulan ekonomik, yönetimsel ve toplumsal yapı ile birlikte, merkezin zayıflayan otoritesi karşısında, İçel yöresinde "suhte" (medrese öğrencileri) ayaklanmaları kanlı bir biçimde bastırılabildi. Öte yandan yerel beylerin yönetimde söz sahibi olduğu "ayanlık" denilen oluşum sürecinde, İçel Sancağı Kaza Ayanı Arapoğullan, Silifke Kazası Ayanı Gölgelioğlu Mustafa ve Mamuriye Kazası Ayanı Abdülmümin Beyler'in başına buyruk yönetimleri, merkezden yapılan müdahalelere rağmen önlenememişti. Sultan II. Mahmud'un yönetime gelmesi ile (1808) Ayanlık ortadan kaldırılmış, batı Avrupa ile ilişkiler geliştirilmiş, yönetimden ekonomiye kadar hemen her alanda yenilikçilik hareketleri başlatılmıştı. Hızla sanayileşen ve makinalı üretime geçen Batı Avrupa ülkeleri, dünya genelinde uyguladıkları sömürgecilik ile hammadde ve ekonomik kaynak alanlarım genişletmekteydiler. Osmanlılar ise, ağır savaş giderleri ve mali sorunlar nedeniyle bu gelişmelerin çok gerisinde kalmış, el emeğine dayalı sanayii düzeyini aşamamıştı. Kaynaklar incelendiğinde, bu dönemde, yörenin Antik ve Orta Çağlar'daki ekonomik ve ticari canlılığım yitirdiği, İçel limanlannın ve kentlerinin ıssız ve bakımsız birer balıkçı ve çiftçi yerleşimler olduğu görülür. 1838 yılında Batı Avrupa ülkeleriyle yapılan Serbest Ticaret anlaşması ve uygulanan bağımsız gümrük politikaları, tarımsal ürünler ve sanayi hammaddelerinin ihracatım artırırken, korumasız kalan ve el emeğine dayalı yaygın sanayii yok etmeye başlamıştı. Ayrıca Osmanlı uyruklarının aleyhine, yabancı yatırımcı ve tüccarların lehine olan hatalı uygulamalar, yerli sanayi ve ticaretin gelişmesini hemen tamamıyle durdurmuştu. Kısacası Serbest Ticaret Anlaşması denilen bu yıkım metni, zaten bunalım içinde olan maliyeyi daha da sarstı. Yeni düzenlemelere gidildiyse de çok geç kalınmıştı. Islah-ı sanayi komisyonlarına gelen kötü haberler artarak çoğaldı. Sonunda ünlü muharrem kararnamesiyle kurulan "Duyun-u Umumiye", batılı ala-caklılar için Osmanlı gelirlerine kaynaklarında el attı. İmparatorluk genelinde yaşanan bu olumsuzluklara karşın, kitabımızın Mersin kentini tanıtan bölümünde görüleceği gibi, İçel yöresi kentlerinden Tarsus ve Mersin, tarımsal ürün ihracatının katlanarak arttığı tarıma dayalı çırçır, yağ, iplik, çeltik gibi sanayi işletmelerinin kurulduğu İstanbul, Selanik, İzmir, Bursa, gibi önemli Osmanlı kenti arasında yeralmıştı. Osmanlı imparatorluğu'nun çöküş sürecinin sonlarına doğru, 1908 yılından itibaren, yönetime ağırlığını koyan İttihat ve Terakki Partisi'nin ulusçu yaklaşımları sonucu, yeni ekonomik düzenlemelere gidilmekteyken, I.Dünya Savaşı patlak verdi. Bu savaşa kayıplarını telafi edeceğini sanarak giren yönetim, yenilgi sonucunda geriye yıkılmış ve yokolmuş bir imparatorluk bıraktı. Elde kalan son sanayi kırıntıları da bu şekilde kaybedildi. Ulusal bağımsızlık mücadelesi başladığında İçel'in de içinde bulunduğu verimli ovalara, az sayıdaki sanayi tesislerine, liman ve tersanelere sahip stratejik ve ekonomik yerleşimler, Batı Avrupalı sömürgeciler tarafından öncelikle işgal edilmişti. Mustafa Kemal'in önderliğinde örgütlenen bağımsızlık hareketi ve Ankara'da kurulan Büyük Millet Meclisi, bağımsızlık mücadelesin! başlattığında böylesine yokluk içinde başvuracağı tek kaynak, onuru dışında hemen bütün maddi varlığım yitirmiş Anadolulu yurtsever insanlar ve kırsal yörelerde ayakta kalabilmiş el emeğine dayalı küçük işletmelerdi. |
|
|
|
|
|
#8 (permalink) |
|
Amatör Üye
Üyelik Tarihi: Dec 2006
Yaş: 21
Mesajlar: 45
Üye No: 2862
Tecrübe Puanı: 39
Rep Gücü : 50
Rep Derecesi :
![]() |
20 Aralık 1921 Ankara Antlaşması imzalanıyor
Asker ve silah bakımından Milli kuvvetlerimizden kat kat üstün olan Fransızlar, Mersin, Adana, Urfa, Aritep ve Maraş gibi geniş bir cephede tutunarak Ermenilerle ortak bir devlet hayali içindeydiler. Fakat Milli kuvvetlerimizden beklemedikleri çetin bir gerilla savaşı karşısında umutsuzluğa kapılarak verdikleri ağır kaybı daha da büyütmek istemediler. Fransa'daki iç siyasi çekişmelerde savaşı bırakıp çekilmeyi gerektirdiğinden, önce Ankara'da kurulan yeni Türkiye devletini tanıdılar. Fransızlarla başlayan temaslar ve görüşmeler sonucu 20 Aralık 1921 tarihinde Ankara'da Franklin Bouiilon ile Fethi Okyar arasında Ankara Antlaşması adıyla bilinen bir antlaşma imzalandı. Ankara Antlaşması, özerk bir yönetime sahip olmasını öngördüğü iskenderun Sancağı dışında, bütün Kilikya'nın, bu arada Mersin ve içel'in Türkiye'ye bırakılmasını öngörüyordu." Mersin ve Tarsus'un Kurtuluşu Ankara antlaşmasının taraflarca onaylanmasından sonra, Fransızlar işgal altında tuttukları Kilikya kentlerim kısa süre içinde boşalttılar. Fransızlar'ın Tarsus'u boşalttıkları gün 27 Aralık 1921 "de, Adana'daki Türk alayının bir taburu ve bir süvari bölüğü Tarsus'a, 3 Ocak 1922'de de Mersin'e girdi, böylece Mersin ve Tarsus'un kurtuluşu sağlanmış oldu. İçel'de Kuvayi Milliye Hareketinin Kuruluşu A. Demirtaş bu olayı şöyle anlatır: "Sivas Kongresi'nde (4-12 Eylül 1919), Mustafa Kemal'in Heyeti Temsiliye Başkanı sıfatıyla, yerel örgüt temsilcileriyle yaptığı görüşmeler sonucunda yerel örgütlerin tümü, Rumeli ve Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adı altında toplanması ve milli güçlerin birleştirilmesi kararlaştırılmıştı. Bu karardan sonra yurdun her yerinde olduğu gibi İçel'de de milli örgütler, çalışmalarım bu büyük kuruluşun birer şubesi olarak devam ettirmeye başladılar. Böylece tüm askeri güçler ve halk milisleri (çeteleri) Milli Kuvvetler adıyla birleştirilerek, düzenli bir ordu disipliniyle görev yapmaya başladı. Mustafa Kemal, Kolordulara gönderdiği gizli emirde hangi Kolordunun hangi bölgelere, nasıl yardımda bulunabileceği bildirilmişti. Buna göre işgal altındaki Doğu Kilikya bölgesine Ankara'daki 20.Kolordu'nun kuzeyden, Konya'da bulunan 12.Kolordu'nun batıdan yaklaşım yaparak yöredeki Milli Kuvvetleri hazırlayacaklar ve gereken desteği vereceklerdir. Bu talimata göre Konya'daki 12. Kolordunun Binbaşı Hüseyin Hüsnü Bey başkanlığındaki subay grubu Gülnar, Ermenek ve Anamur ilçelerini dolaşarak halkla temaslar kurdular ve Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin Gülnar, Mut, Mağara, Silifke ve Keloluk yöre şubelerini açtılar. Milli Kuvvetlerin oluşmasını sağladılar, hareket planını hazırladılar. Bu çalışma ve hazırlıkların bitirilmesinden sonra mağara bucağından hareket edilerek, İçel'in doğusuna doğru ilerlemeye başladılar (20 Şubat 1920). Kaza merkezi Erçel idi. Mersin ve Tarsus'un kıyı va ova bölgeleri tamamen işgal altında bulunduğundan. Batı İçel'den sağlanan Milli Kuvvetler, bir düzen içerisinde İçel'in dağlık kesiminden doğuya doğru ilerleme ortamı bulabiliyorlardı. Mağara, Silifke, Yağda, Güzeloluk, Sorkun ve Tepeköy güzergahından Efrenk'e (Arslanköy) ulaşılabildi, l Mart 1920'de burası işgalden kurtarıldı. Mersin - Tarsus Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri Arslanköy işgalden kurtarıldıktan sonra Teğmen Nail Bey burada Arslanköy Müdafaa-i Hukuk Heyeti'ni oluşturdu. Başkanlığa Ali Yıldırım (Çolak Ali) getirildi. 20 Mart 1920'de Belenkeşlik'de Tarsus Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kurulmuştur. Başkanlığına da Hacı İshak Ağa getirilmişti. 25 Mart 1920'de Mersin Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, Çavuşlu köyünden Hıdır oğlu Ali Efendi başkanlığında bir heyet seçilmiştir. Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, Çavuşlu köyünden Hıdır oğlu Ali Efendi başkanlığında bir heyet seçilmiştir. Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Heyeti temsiliye Başkanı Mustafa Kemal Paşa, Mersin Sancağı'nın da Büyük Millet Meclisi'nde temsil edilmesi için 5 milletvekilliği için 4 aday gönder-miş, birisini de Mersin halkının seçmesin! ve sonucunun acilen, 23 Nisan 1920 tarihine kadar ulaştırılmasını istemiştir. Mersin işgal altında olduğu için, aday seçiminin Elvanlı'da olması, hazır bulu-nan 40 küsür kişinin oyu ile Ziya (Eraydın) Bey seçilmiştir (3 Nisan 1920). Daha sonra Kurtuluş Savaşı için hazırlıklar yapılmaya başlanmıştır. Müdafaa-i Hukuk Üyeleri Gözne'ye gelerek ve Muhtar Maraşlı Ali Efendi'nin de fikri alınarak, sonradan vali konağı olan bina 10 yataklı bir hastane şekline getirilmiştir. İçel'deki Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri'nden istenen yardımlar da gelmeye başlamıştır. İlk kez l Haziran 1920'de Silifke'den 1.350 liralık yardım ulaşmıştır. Bu yardımlarla sağlanabilen silah, cephane, giyecekler dağ köylerinin belirli merkezlerinde depolanmıştır. Mersin - Tarsus Cephelerinde Yapılan Savaşlar Savaş düzeni olarak Mersin - Tarsus bölgesi üç bölüme ayrılmıştır. Alata deresiyle Deliçay arası Mersin grubunu; Deliçay ile Tarsus Çayı arası Tarsus grubunu; Tarsus Çayı ile doğusu da Kavaklıhan grubunu teşkil ediyordu. Milli Müfrezeler (birlikler) bu alanlarda yerleşerek savaş düzenini alacaklardı. Heyeti Temsiliye'nin talimatı üzerine Tarsus grubundaki müfrezeler şunlardır: Bozkurd Müfrezesi, Tarsus Gençler Müfrezesi, Selçuk Müfrezesi, Demirbaş Müfrezesi, Tozkoparan Müfrezesi, Gökbayrak Müfrezesi, Süvari Müfrezesi, Göçüklü Karahacı Müfrezesi, Polat Ağa Müfrezesi, İncirgedikli Derviş Ağa Müfrezesi, Kamberlihöyüklü Veysel Çavuş Müfrezesi, Eminlik'den Molla Nasuh Müfrezesi, Karayaylalı Müfrezesi, Berdan Müfrezesi, Semil Çavuş Müfrezesi, Efeler Müfrezesi, Karafaki - Arslanyürek Müfrezesi, Urfalı Mehmet Müfrezesi, Kurbanlı Akış Ağa Müfrezesi. İşgal kuvvetleriyle Kuvayi Milliye arasında Mersin grubunda Başnalar, içmeler, Subendi, Emirler, Kızılyar, Mezitli ve Arpaçsakarlar savaşları yapılmıştır. Tarsus gurubunda ise Eshabıkehf, Hacıtalip, Bağlar ve Karadırlik Kavaklıhan grubunda da Karboğazı ve Kavaklıhan savaşları yapılmıştır. Atatürk'ün Mersin Ziyaretleri Atatürk yurdun birçok yerini olduğu gibi, Mersin'i de birçok defa ziyaret etmiştir. Mersin'e ilk zi-yareti Cumhuriyetten önce 5 Kasım 1918'de olmuştur. Atatürk, bu ziyaretinde Silifke sınırları ve Toros eteklerinde, karakolların artırılmasını ve dağ köylerine depolardaki yeni silah ve cephanelerden bol miktarda dağıtılmasıni yetkililere tavsiye etmiştir. Gazi Mustafa Kemal Paşa, 17 Şubat-4 Mart 1923 arasında izmir'de toplanan "Türkiye iktisat Kongresi"nden sonra ilk yurt gezisini Adana ve Mersin'e yapmıştır. Mersin ve Tarsus'u ziyaret etmek üzere Gazi ve yanındakiler, 17 Mart 1923 Cumartesi sabahı 9.45'de Adana'dan trenle hareket etmiş-lerdir. Yenice istasyonunda Mersin ve Tarsus'dan gelen heyetlerin karşıladığı tren, Tarsus'dan halkın coşkun sevgi gösterileri ve alkışları arasında yavaşça geçerken. Gazi, pencereden Tarsusluları selamlıyordu. Saat 11,30'da murt dallarıyla süslenmiş Mersin tren istasyonuna halkın coşkun tezahüratlarıyla girdi. Gazi, eşi Latife Hanımla trenden indikten sonra istasyon önündeki merasim kıtasını teftiş etti. Önce hükümet binasına, daha sonra da Belediye binasına gelen Gazi, başkandan belediye hizmetleriyle ilgili bilgi aldı. Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ve Gençler Yurdu'nu ziyaretinde, gençlere çok çalışmalarım tavsiye ederek, Türk Ocağı'na katılmalarım önerdi. Belediyenin şereflerine verdiği ziyafete katılmak üzere hep birlikte Mersin Palas Oteline (Günü-müzde Mersin Oteli), daha sonra Askeri Mıntıka Kumandanlığına gidildi (Yandığı yerde şimdi Özgür Çocuk Parkı vardır.). Burada Askeri törenle karşılanan Gazi ve yanındakiler, bir süre dinlendiler. Binanın bir bölümünde öğretim yapılan Mersin Ticaret Rüştiyesi'ne geçildi. Girdikleri sınıfta dersi dinleyen ve öğrencilere sorular yönelten Gazi, alkışlar arasında binadan ayrıldı. rogram gereğince Millet Bahçesi'nde çay içilecek, kent adına Hükümet Tabibi ve Türk Ocağı Baş kanı Dr.Reşit Galip Bey konuşacaktı. Bahçede murt dalları, çiçeklerle süslenmiş ve bayraklar asılmış yüksekçe bir yer hazırlanmış; yaldızlı büyük iki koltuk konulmuştu. Ancak, Gazi bahçeye girdiğinde iki tah-ta sandalye çekti, eşiyle birlikte oturdular, çaylar içildi. Reşit Galip Bey'in heyecanlı bir ses tonuyla söylediği, anlamlı ve samimi hitabım dinlerken ve özellikle "senin büyüklüğün, bu milletin bir ferdi olmak-la iktifa ve iftihar etmendir" sözlerinden çok duygulandı. Sonra kürsü olarak hazırlanan masanın üzerine çıkarak "Mersinliler, memleketiniz, beldeniz Türkiye'nin çok mühim bir noktasında bulunuyor. Çok mühim ticeret noktasıdır. Memleketiniz bütün Dünya ile Türkiye'nin irtibat noktasının en mühim yerin-dedir. Bunu sizler benden iyi biliyorsunuz.... Aziz Arkadaşlar, bu memleketin hakiki sahibi olunuz" de-diği hitabesini söyledi. Sürekli alkışlar ve övgü sözleri arasında kürsüden indi ve halkın "Yine bekleriz Paşam" tezahüratıyla istasyona uğurlandı. 16.30'da Tarsus'a hareket ederken pencereden uğurlayanları selamlıyordu. Atatürk 20. l. 1925 tarihinde yine Eşi Latife Hanımla birlikte Mersin'e gelmiş ve günümüzde Atatürk evi olarak müzeye dönüştürülen Christmann Köşkü'nde misafir edilmiştir. Bu ziyaretinde Mersin'de iki gün kalmıştır. Atatürk Hacı Beyden, güneyde bir çiftlik almak istediğini ve tavsiye edecekleri bir yer olup olmadığım sormuştu. Hacı Bey, Silifke'de bir yer olduğunu söylemiş ve Atatürk 29.01.1925 günü satım almak istediği Tekir-Olukbaşı çiftliğine gitmiştir. Bu çiftlik Abidin Paşa'dan Bodasakiye, kurtuluş-tan sonrada hazineye geçmişti. Atatürk çiftliği hazineden satın almıştır. Burası modern bir çiftlik haline getirilmiş, bağış üzerine yine hazineye devredilmiştir. Atatürk, 10.05.1926 tarihinde Konya üzerinden trenle Mersin'e gelmiş ve doğruca limandaki Ertuğrul yatına binerek Taşucu’na gitmiştir. Atatürk, bundan sonra üç defa daha Mersin'e gelmişse de kentte kalmamıştır. Atatürk, 19.11.1936 tarihinde yine tren yoluyla Mersin'e gelmiştir. Bu gelişinde Vali Konağı'nda kalmıştır. Mersin Valisi olan Rüknettin Nasihioğlu'na:"Vali Bey, konağı çabuk düzenle ve noksanlarım tamamlayın. Her sene Nisan ayım burada geçirmek istiyorum" demiştir. Atatürk'ün Mersin'e son gelişi ise 20.05.1938 Cuma günü 13.30'dur. Bu ziyaretinde de Vali Ko-nağı'nda kalmıştır. Konağın balkonunda oturduğu sürece halk karşı kaldırımda, oradan ayrılıncaya kadar, uzun süre sevgi ve ilgi ile büyük kurtarıcıyı izlemiştir. MERSİN "Toroslar'ın eteğinde güneşe gülümseyen Balıkçıl Kuşunun başındaki tüy gibisin MERSiN, Murtlar'ın çıkardığı güzel kokular, gelenleri hayran bırakıyor. Mersin, mucizevi bereketli toprakları, gelişen ticareti ile dünyadaki yerini alacaktır." Madame Arthus1917 17 Mart 1923 günü Gazi, Eşi Latife Hanım ile beraber Mersini ziyaret ettikten sonra akşam üzeri Tarsus'a geldiler. Akşam yemeğini yemek üzere Mehmet Rasim (Dokur) Bey'in evine gidildi. Mehmet Rasim Bey, istiklal Savaşı'nda, Türkiye Büyük Millet Meclisi ordusunun tüm bez ihtiyacını kendi fabrikasında dokuyup göndermişti. Gazi, akşam yemeğinde Rasim Bey'e:"Kurtuluş Savaşımızda bize fabrikanız ile büyük destek sağladınız. Ordunun bez ihtiyacının büyük bir kısmını temin ettiniz. Size borcumuz oldukça çoğalmıştır. Size olan borcumuz nedir ve nasıl öderiz?" diyen minnet dolu sözlerine Rasim Bey'in yanıtı şöyle olmuştur:"Paşam, Türk Ordusuna fabrikam feda olsun. Hükümetimizin bana hiç bir borcu yok." 17 Mart gecesi Atatürk ve eşi, eski belediye binasının bulunduğu yerde (Bu bina 1958 yılında yıkıldı.) kaldılar. Binanın etrafı çepeçevre Tarsuslu insanlarla dolup taşmıştı. Etrafda meşaleler, ateşler yakılmış, adeta tüm Tarsuslular nöbet tutmuşlardı. Gazi, arada bir kaldığı binanın balkonuna çıkıp Tarsusluları selamlıyordu Gazi, balkondan:"Vakit geç oldu. Lütfen istirahat edin. Evlerinize çekilin" diye seslenmesine rağmen, Tarsuslular Gazi'nin kaldığı evin etrafında sabaha kadar oturdular. 18 Mart 1923 günü, şelale civarında bulunan Sadık Paşa'nın un fabrikasına giden Gazi ve eşi, burada sabah kahvaltılarını yaptıktan sonra, Şeyh Sünusi'nin evini ziyaret ettiler. Gazi, buradan Türk Ocağı'na giderek gençlere seslendi. Hatıra defterine de şunları yazdı:"Tarsus Türk Derneği altında birleşen ve Türklük harsını (kültürünü) yükseltmek gibi kıymetli vazife ifa eden Türk Gençliği'ni takdir ederim. Temenni ederim ki; dernek bu dakikadan itibaren Tarsus'da Türk'ün sönmez ocağının yandığını ismi ile de ilan etsin. 1819 Mart 1923 Gazi" Aynı gün çiftçilere hitaben de bir konuşma yapan Gazi, Tarsus'un birçok tarihi ve dini yerlerini de gezdi. Paşayı izleyen Tarsuslular arasında bulunan kadın mücahit Adile Çavuş:"Bastığın toprağa kurban olayım Paşam" diyerek Gazi'nin ayaklarına kapanmıştır. Atatürk, Adile Çavuş'u elinden tutarak kaldırmış:"Kahraman Türk kadını! Sen yerlerde sürüklenmeye değil, omuzlar üstünde göklere yükselmeye layıksın" diyerek o ünlü sözlerinden birini söylemiştir. Daha sonra ittihat ve Terakki Mektebini (Eski Türk Ocağı ilkokulu) ziyaret eden Gazi Paşa, burada öğrencilerle jimnastik dersi yapmış, sınıfta ise tarih dersi vermiştir. Atatürk, 27 Ocak 1925'de Silifke'yi de ziyaret etmiştir. |
|
|
|
|
|
#9 (permalink) |
|
Amatör Üye
Üyelik Tarihi: Dec 2006
Yaş: 21
Mesajlar: 45
Üye No: 2862
Tecrübe Puanı: 39
Rep Gücü : 50
Rep Derecesi :
![]() |
20 Aralık 1921 Ankara Antlaşması imzalanıyor
Asker ve silah bakımından Milli kuvvetlerimizden kat kat üstün olan Fransızlar, Mersin, Adana, Urfa, Aritep ve Maraş gibi geniş bir cephede tutunarak Ermenilerle ortak bir devlet hayali içindeydiler. Fakat Milli kuvvetlerimizden beklemedikleri çetin bir gerilla savaşı karşısında umutsuzluğa kapılarak verdikleri ağır kaybı daha da büyütmek istemediler. Fransa'daki iç siyasi çekişmelerde savaşı bırakıp çekilmeyi gerektirdiğinden, önce Ankara'da kurulan yeni Türkiye devletini tanıdılar. Fransızlarla başlayan temaslar ve görüşmeler sonucu 20 Aralık 1921 tarihinde Ankara'da Franklin Bouiilon ile Fethi Okyar arasında Ankara Antlaşması adıyla bilinen bir antlaşma imzalandı. Ankara Antlaşması, özerk bir yönetime sahip olmasını öngördüğü iskenderun Sancağı dışında, bütün Kilikya'nın, bu arada Mersin ve içel'in Türkiye'ye bırakılmasını öngörüyordu." Mersin ve Tarsus'un Kurtuluşu Ankara antlaşmasının taraflarca onaylanmasından sonra, Fransızlar işgal altında tuttukları Kilikya kentlerim kısa süre içinde boşalttılar. Fransızlar'ın Tarsus'u boşalttıkları gün 27 Aralık 1921 "de, Adana'daki Türk alayının bir taburu ve bir süvari bölüğü Tarsus'a, 3 Ocak 1922'de de Mersin'e girdi, böylece Mersin ve Tarsus'un kurtuluşu sağlanmış oldu. İçel'de Kuvayi Milliye Hareketinin Kuruluşu A. Demirtaş bu olayı şöyle anlatır: "Sivas Kongresi'nde (4-12 Eylül 1919), Mustafa Kemal'in Heyeti Temsiliye Başkanı sıfatıyla, yerel örgüt temsilcileriyle yaptığı görüşmeler sonucunda yerel örgütlerin tümü, Rumeli ve Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adı altında toplanması ve milli güçlerin birleştirilmesi kararlaştırılmıştı. Bu karardan sonra yurdun her yerinde olduğu gibi İçel'de de milli örgütler, çalışmalarım bu büyük kuruluşun birer şubesi olarak devam ettirmeye başladılar. Böylece tüm askeri güçler ve halk milisleri (çeteleri) Milli Kuvvetler adıyla birleştirilerek, düzenli bir ordu disipliniyle görev yapmaya başladı. Mustafa Kemal, Kolordulara gönderdiği gizli emirde hangi Kolordunun hangi bölgelere, nasıl yardımda bulunabileceği bildirilmişti. Buna göre işgal altındaki Doğu Kilikya bölgesine Ankara'daki 20.Kolordu'nun kuzeyden, Konya'da bulunan 12.Kolordu'nun batıdan yaklaşım yaparak yöredeki Milli Kuvvetleri hazırlayacaklar ve gereken desteği vereceklerdir. Bu talimata göre Konya'daki 12. Kolordunun Binbaşı Hüseyin Hüsnü Bey başkanlığındaki subay grubu Gülnar, Ermenek ve Anamur ilçelerini dolaşarak halkla temaslar kurdular ve Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin Gülnar, Mut, Mağara, Silifke ve Keloluk yöre şubelerini açtılar. Milli Kuvvetlerin oluşmasını sağladılar, hareket planını hazırladılar. Bu çalışma ve hazırlıkların bitirilmesinden sonra mağara bucağından hareket edilerek, İçel'in doğusuna doğru ilerlemeye başladılar (20 Şubat 1920). Kaza merkezi Erçel idi. Mersin ve Tarsus'un kıyı va ova bölgeleri tamamen işgal altında bulunduğundan. Batı İçel'den sağlanan Milli Kuvvetler, bir düzen içerisinde İçel'in dağlık kesiminden doğuya doğru ilerleme ortamı bulabiliyorlardı. Mağara, Silifke, Yağda, Güzeloluk, Sorkun ve Tepeköy güzergahından Efrenk'e (Arslanköy) ulaşılabildi, l Mart 1920'de burası işgalden kurtarıldı. Mersin - Tarsus Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri Arslanköy işgalden kurtarıldıktan sonra Teğmen Nail Bey burada Arslanköy Müdafaa-i Hukuk Heyeti'ni oluşturdu. Başkanlığa Ali Yıldırım (Çolak Ali) getirildi. 20 Mart 1920'de Belenkeşlik'de Tarsus Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kurulmuştur. Başkanlığına da Hacı İshak Ağa getirilmişti. 25 Mart 1920'de Mersin Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, Çavuşlu köyünden Hıdır oğlu Ali Efendi başkanlığında bir heyet seçilmiştir. Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, Çavuşlu köyünden Hıdır oğlu Ali Efendi başkanlığında bir heyet seçilmiştir. Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Heyeti temsiliye Başkanı Mustafa Kemal Paşa, Mersin Sancağı'nın da Büyük Millet Meclisi'nde temsil edilmesi için 5 milletvekilliği için 4 aday gönder-miş, birisini de Mersin halkının seçmesin! ve sonucunun acilen, 23 Nisan 1920 tarihine kadar ulaştırılmasını istemiştir. Mersin işgal altında olduğu için, aday seçiminin Elvanlı'da olması, hazır bulu-nan 40 küsür kişinin oyu ile Ziya (Eraydın) Bey seçilmiştir (3 Nisan 1920). Daha sonra Kurtuluş Savaşı için hazırlıklar yapılmaya başlanmıştır. Müdafaa-i Hukuk Üyeleri Gözne'ye gelerek ve Muhtar Maraşlı Ali Efendi'nin de fikri alınarak, sonradan vali konağı olan bina 10 yataklı bir hastane şekline getirilmiştir. İçel'deki Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri'nden istenen yardımlar da gelmeye başlamıştır. İlk kez l Haziran 1920'de Silifke'den 1.350 liralık yardım ulaşmıştır. Bu yardımlarla sağlanabilen silah, cephane, giyecekler dağ köylerinin belirli merkezlerinde depolanmıştır. Mersin - Tarsus Cephelerinde Yapılan Savaşlar Savaş düzeni olarak Mersin - Tarsus bölgesi üç bölüme ayrılmıştır. Alata deresiyle Deliçay arası Mersin grubunu; Deliçay ile Tarsus Çayı arası Tarsus grubunu; Tarsus Çayı ile doğusu da Kavaklıhan grubunu teşkil ediyordu. Milli Müfrezeler (birlikler) bu alanlarda yerleşerek savaş düzenini alacaklardı. Heyeti Temsiliye'nin talimatı üzerine Tarsus grubundaki müfrezeler şunlardır: Bozkurd Müfrezesi, Tarsus Gençler Müfrezesi, Selçuk Müfrezesi, Demirbaş Müfrezesi, Tozkoparan Müfrezesi, Gökbayrak Müfrezesi, Süvari Müfrezesi, Göçüklü Karahacı Müfrezesi, Polat Ağa Müfrezesi, İncirgedikli Derviş Ağa Müfrezesi, Kamberlihöyüklü Veysel Çavuş Müfrezesi, Eminlik'den Molla Nasuh Müfrezesi, Karayaylalı Müfrezesi, Berdan Müfrezesi, Semil Çavuş Müfrezesi, Efeler Müfrezesi, Karafaki - Arslanyürek Müfrezesi, Urfalı Mehmet Müfrezesi, Kurbanlı Akış Ağa Müfrezesi. İşgal kuvvetleriyle Kuvayi Milliye arasında Mersin grubunda Başnalar, içmeler, Subendi, Emirler, Kızılyar, Mezitli ve Arpaçsakarlar savaşları yapılmıştır. Tarsus gurubunda ise Eshabıkehf, Hacıtalip, Bağlar ve Karadırlik Kavaklıhan grubunda da Karboğazı ve Kavaklıhan savaşları yapılmıştır. Atatürk'ün Mersin Ziyaretleri Atatürk yurdun birçok yerini olduğu gibi, Mersin'i de birçok defa ziyaret etmiştir. Mersin'e ilk zi-yareti Cumhuriyetten önce 5 Kasım 1918'de olmuştur. Atatürk, bu ziyaretinde Silifke sınırları ve Toros eteklerinde, karakolların artırılmasını ve dağ köylerine depolardaki yeni silah ve cephanelerden bol miktarda dağıtılmasıni yetkililere tavsiye etmiştir. Gazi Mustafa Kemal Paşa, 17 Şubat-4 Mart 1923 arasında izmir'de toplanan "Türkiye iktisat Kongresi"nden sonra ilk yurt gezisini Adana ve Mersin'e yapmıştır. Mersin ve Tarsus'u ziyaret etmek üzere Gazi ve yanındakiler, 17 Mart 1923 Cumartesi sabahı 9.45'de Adana'dan trenle hareket etmiş-lerdir. Yenice istasyonunda Mersin ve Tarsus'dan gelen heyetlerin karşıladığı tren, Tarsus'dan halkın coşkun sevgi gösterileri ve alkışları arasında yavaşça geçerken. Gazi, pencereden Tarsusluları selamlıyordu. Saat 11,30'da murt dallarıyla süslenmiş Mersin tren istasyonuna halkın coşkun tezahüratlarıyla girdi. Gazi, eşi Latife Hanımla trenden indikten sonra istasyon önündeki merasim kıtasını teftiş etti. Önce hükümet binasına, daha sonra da Belediye binasına gelen Gazi, başkandan belediye hizmetleriyle ilgili bilgi aldı. Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ve Gençler Yurdu'nu ziyaretinde, gençlere çok çalışmalarım tavsiye ederek, Türk Ocağı'na katılmalarım önerdi. Belediyenin şereflerine verdiği ziyafete katılmak üzere hep birlikte Mersin Palas Oteline (Günü-müzde Mersin Oteli), daha sonra Askeri Mıntıka Kumandanlığına gidildi (Yandığı yerde şimdi Özgür Çocuk Parkı vardır.). Burada Askeri törenle karşılanan Gazi ve yanındakiler, bir süre dinlendiler. Binanın bir bölümünde öğretim yapılan Mersin Ticaret Rüştiyesi'ne geçildi. Girdikleri sınıfta dersi dinleyen ve öğrencilere sorular yönelten Gazi, alkışlar arasında binadan ayrıldı. rogram gereğince Millet Bahçesi'nde çay içilecek, kent adına Hükümet Tabibi ve Türk Ocağı Baş kanı Dr.Reşit Galip Bey konuşacaktı. Bahçede murt dalları, çiçeklerle süslenmiş ve bayraklar asılmış yüksekçe bir yer hazırlanmış; yaldızlı büyük iki koltuk konulmuştu. Ancak, Gazi bahçeye girdiğinde iki tah-ta sandalye çekti, eşiyle birlikte oturdular, çaylar içildi. Reşit Galip Bey'in heyecanlı bir ses tonuyla söylediği, anlamlı ve samimi hitabım dinlerken ve özellikle "senin büyüklüğün, bu milletin bir ferdi olmak-la iktifa ve iftihar etmendir" sözlerinden çok duygulandı. Sonra kürsü olarak hazırlanan masanın üzerine çıkarak "Mersinliler, memleketiniz, beldeniz Türkiye'nin çok mühim bir noktasında bulunuyor. Çok mühim ticeret noktasıdır. Memleketiniz bütün Dünya ile Türkiye'nin irtibat noktasının en mühim yerin-dedir. Bunu sizler benden iyi biliyorsunuz.... Aziz Arkadaşlar, bu memleketin hakiki sahibi olunuz" de-diği hitabesini söyledi. Sürekli alkışlar ve övgü sözleri arasında kürsüden indi ve halkın "Yine bekleriz Paşam" tezahüratıyla istasyona uğurlandı. 16.30'da Tarsus'a hareket ederken pencereden uğurlayanları selamlıyordu. Atatürk 20. l. 1925 tarihinde yine Eşi Latife Hanımla birlikte Mersin'e gelmiş ve günümüzde Atatürk evi olarak müzeye dönüştürülen Christmann Köşkü'nde misafir edilmiştir. Bu ziyaretinde Mersin'de iki gün kalmıştır. Atatürk Hacı Beyden, güneyde bir çiftlik almak istediğini ve tavsiye edecekleri bir yer olup olmadığım sormuştu. Hacı Bey, Silifke'de bir yer olduğunu söylemiş ve Atatürk 29.01.1925 günü satım almak istediği Tekir-Olukbaşı çiftliğine gitmiştir. Bu çiftlik Abidin Paşa'dan Bodasakiye, kurtuluş-tan sonrada hazineye geçmişti. Atatürk çiftliği hazineden satın almıştır. Burası modern bir çiftlik haline getirilmiş, bağış üzerine yine hazineye devredilmiştir. Atatürk, 10.05.1926 tarihinde Konya üzerinden trenle Mersin'e gelmiş ve doğruca limandaki Ertuğrul yatına binerek Taşucu’na gitmiştir. Atatürk, bundan sonra üç defa daha Mersin'e gelmişse de kentte kalmamıştır. Atatürk, 19.11.1936 tarihinde yine tren yoluyla Mersin'e gelmiştir. Bu gelişinde Vali Konağı'nda kalmıştır. Mersin Valisi olan Rüknettin Nasihioğlu'na:"Vali Bey, konağı çabuk düzenle ve noksanlarım tamamlayın. Her sene Nisan ayım burada geçirmek istiyorum" demiştir. Atatürk'ün Mersin'e son gelişi ise 20.05.1938 Cuma günü 13.30'dur. Bu ziyaretinde de Vali Ko-nağı'nda kalmıştır. Konağın balkonunda oturduğu sürece halk karşı kaldırımda, oradan ayrılıncaya kadar, uzun süre sevgi ve ilgi ile büyük kurtarıcıyı izlemiştir. MERSİN "Toroslar'ın eteğinde güneşe gülümseyen Balıkçıl Kuşunun başındaki tüy gibisin MERSiN, Murtlar'ın çıkardığı güzel kokular, gelenleri hayran bırakıyor. Mersin, mucizevi bereketli toprakları, gelişen ticareti ile dünyadaki yerini alacaktır." Madame Arthus1917 17 Mart 1923 günü Gazi, Eşi Latife Hanım ile beraber Mersini ziyaret ettikten sonra akşam üzeri Tarsus'a geldiler. Akşam yemeğini yemek üzere Mehmet Rasim (Dokur) Bey'in evine gidildi. Mehmet Rasim Bey, istiklal Savaşı'nda, Türkiye Büyük Millet Meclisi ordusunun tüm bez ihtiyacını kendi fabrikasında dokuyup göndermişti. Gazi, akşam yemeğinde Rasim Bey'e:"Kurtuluş Savaşımızda bize fabrikanız ile büyük destek sağladınız. Ordunun bez ihtiyacının büyük bir kısmını temin ettiniz. Size borcumuz oldukça çoğalmıştır. Size olan borcumuz nedir ve nasıl öderiz?" diyen minnet dolu sözlerine Rasim Bey'in yanıtı şöyle olmuştur:"Paşam, Türk Ordusuna fabrikam feda olsun. Hükümetimizin bana hiç bir borcu yok." 17 Mart gecesi Atatürk ve eşi, eski belediye binasının bulunduğu yerde (Bu bina 1958 yılında yıkıldı.) kaldılar. Binanın etrafı çepeçevre Tarsuslu insanlarla dolup taşmıştı. Etrafda meşaleler, ateşler yakılmış, adeta tüm Tarsuslular nöbet tutmuşlardı. Gazi, arada bir kaldığı binanın balkonuna çıkıp Tarsusluları selamlıyordu Gazi, balkondan:"Vakit geç oldu. Lütfen istirahat edin. Evlerinize çekilin" diye seslenmesine rağmen, Tarsuslular Gazi'nin kaldığı evin etrafında sabaha kadar oturdular. 18 Mart 1923 günü, şelale civarında bulunan Sadık Paşa'nın un fabrikasına giden Gazi ve eşi, burada sabah kahvaltılarını yaptıktan sonra, Şeyh Sünusi'nin evini ziyaret ettiler. Gazi, buradan Türk Ocağı'na giderek gençlere seslendi. Hatıra defterine de şunları yazdı:"Tarsus Türk Derneği altında birleşen ve Türklük harsını (kültürünü) yükseltmek gibi kıymetli vazife ifa eden Türk Gençliği'ni takdir ederim. Temenni ederim ki; dernek bu dakikadan itibaren Tarsus'da Türk'ün sönmez ocağının yandığını ismi ile de ilan etsin. 1819 Mart 1923 Gazi" Aynı gün çiftçilere hitaben de bir konuşma yapan Gazi, Tarsus'un birçok tarihi ve dini yerlerini de gezdi. Paşayı izleyen Tarsuslular arasında bulunan kadın mücahit Adile Çavuş:"Bastığın toprağa kurban olayım Paşam" diyerek Gazi'nin ayaklarına kapanmıştır. Atatürk, Adile Çavuş'u elinden tutarak kaldırmış:"Kahraman Türk kadını! Sen yerlerde sürüklenmeye değil, omuzlar üstünde göklere yükselmeye layıksın" diyerek o ünlü sözlerinden birini söylemiştir. Daha sonra ittihat ve Terakki Mektebini (Eski Türk Ocağı ilkokulu) ziyaret eden Gazi Paşa, burada öğrencilerle jimnastik dersi yapmış, sınıfta ise tarih dersi vermiştir. Atatürk, 27 Ocak 1925'de Silifke'yi de ziyaret etmiştir. |
|
|
|
|
|
#10 (permalink) |
|
Amatör Üye
Üyelik Tarihi: Dec 2006
Yaş: 21
Mesajlar: 45
Üye No: 2862
Tecrübe Puanı: 39
Rep Gücü : 50
Rep Derecesi :
![]() |
20 Aralık 1921 Ankara Antlaşması imzalanıyor
Asker ve silah bakımından Milli kuvvetlerimizden kat kat üstün olan Fransızlar, Mersin, Adana, Urfa, Aritep ve Maraş gibi geniş bir cephede tutunarak Ermenilerle ortak bir devlet hayali içindeydiler. Fakat Milli kuvvetlerimizden beklemedikleri çetin bir gerilla savaşı karşısında umutsuzluğa kapılarak verdikleri ağır kaybı daha da büyütmek istemediler. Fransa'daki iç siyasi çekişmelerde savaşı bırakıp çekilmeyi gerektirdiğinden, önce Ankara'da kurulan yeni Türkiye devletini tanıdılar. Fransızlarla başlayan temaslar ve görüşmeler sonucu 20 Aralık 1921 tarihinde Ankara'da Franklin Bouiilon ile Fethi Okyar arasında Ankara Antlaşması adıyla bilinen bir antlaşma imzalandı. Ankara Antlaşması, özerk bir yönetime sahip olmasını öngördüğü iskenderun Sancağı dışında, bütün Kilikya'nın, bu arada Mersin ve içel'in Türkiye'ye bırakılmasını öngörüyordu." Mersin ve Tarsus'un Kurtuluşu Ankara antlaşmasının taraflarca onaylanmasından sonra, Fransızlar işgal altında tuttukları Kilikya kentlerim kısa süre içinde boşalttılar. Fransızlar'ın Tarsus'u boşalttıkları gün 27 Aralık 1921 "de, Adana'daki Türk alayının bir taburu ve bir süvari bölüğü Tarsus'a, 3 Ocak 1922'de de Mersin'e girdi, böylece Mersin ve Tarsus'un kurtuluşu sağlanmış oldu. İçel'de Kuvayi Milliye Hareketinin Kuruluşu A. Demirtaş bu olayı şöyle anlatır: "Sivas Kongresi'nde (4-12 Eylül 1919), Mustafa Kemal'in Heyeti Temsiliye Başkanı sıfatıyla, yerel örgüt temsilcileriyle yaptığı görüşmeler sonucunda yerel örgütlerin tümü, Rumeli ve Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adı altında toplanması ve milli güçlerin birleştirilmesi kararlaştırılmıştı. Bu karardan sonra yurdun her yerinde olduğu gibi İçel'de de milli örgütler, çalışmalarım bu büyük kuruluşun birer şubesi olarak devam ettirmeye başladılar. Böylece tüm askeri güçler ve halk milisleri (çeteleri) Milli Kuvvetler adıyla birleştirilerek, düzenli bir ordu disipliniyle görev yapmaya başladı. Mustafa Kemal, Kolordulara gönderdiği gizli emirde hangi Kolordunun hangi bölgelere, nasıl yardımda bulunabileceği bildirilmişti. Buna göre işgal altındaki Doğu Kilikya bölgesine Ankara'daki 20.Kolordu'nun kuzeyden, Konya'da bulunan 12.Kolordu'nun batıdan yaklaşım yaparak yöredeki Milli Kuvvetleri hazırlayacaklar ve gereken desteği vereceklerdir. Bu talimata göre Konya'daki 12. Kolordunun Binbaşı Hüseyin Hüsnü Bey başkanlığındaki subay grubu Gülnar, Ermenek ve Anamur ilçelerini dolaşarak halkla temaslar kurdular ve Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin Gülnar, Mut, Mağara, Silifke ve Keloluk yöre şubelerini açtılar. Milli Kuvvetlerin oluşmasını sağladılar, hareket planını hazırladılar. Bu çalışma ve hazırlıkların bitirilmesinden sonra mağara bucağından hareket edilerek, İçel'in doğusuna doğru ilerlemeye başladılar (20 Şubat 1920). Kaza merkezi Erçel idi. Mersin ve Tarsus'un kıyı va ova bölgeleri tamamen işgal altında bulunduğundan. Batı İçel'den sağlanan Milli Kuvvetler, bir düzen içerisinde İçel'in dağlık kesiminden doğuya doğru ilerleme ortamı bulabiliyorlardı. Mağara, Silifke, Yağda, Güzeloluk, Sorkun ve Tepeköy güzergahından Efrenk'e (Arslanköy) ulaşılabildi, l Mart 1920'de burası işgalden kurtarıldı. Mersin - Tarsus Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri Arslanköy işgalden kurtarıldıktan sonra Teğmen Nail Bey burada Arslanköy Müdafaa-i Hukuk Heyeti'ni oluşturdu. Başkanlığa Ali Yıldırım (Çolak Ali) getirildi. 20 Mart 1920'de Belenkeşlik'de Tarsus Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kurulmuştur. Başkanlığına da Hacı İshak Ağa getirilmişti. 25 Mart 1920'de Mersin Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, Çavuşlu köyünden Hıdır oğlu Ali Efendi başkanlığında bir heyet seçilmiştir. Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, Çavuşlu köyünden Hıdır oğlu Ali Efendi başkanlığında bir heyet seçilmiştir. Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Heyeti temsiliye Başkanı Mustafa Kemal Paşa, Mersin Sancağı'nın da Büyük Millet Meclisi'nde temsil edilmesi için 5 milletvekilliği için 4 aday gönder-miş, birisini de Mersin halkının seçmesin! ve sonucunun acilen, 23 Nisan 1920 tarihine kadar ulaştırılmasını istemiştir. Mersin işgal altında olduğu için, aday seçiminin Elvanlı'da olması, hazır bulu-nan 40 küsür kişinin oyu ile Ziya (Eraydın) Bey seçilmiştir (3 Nisan 1920). Daha sonra Kurtuluş Savaşı için hazırlıklar yapılmaya başlanmıştır. Müdafaa-i Hukuk Üyeleri Gözne'ye gelerek ve Muhtar Maraşlı Ali Efendi'nin de fikri alınarak, sonradan vali konağı olan bina 10 yataklı bir hastane şekline getirilmiştir. İçel'deki Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri'nden istenen yardımlar da gelmeye başlamıştır. İlk kez l Haziran 1920'de Silifke'den 1.350 liralık yardım ulaşmıştır. Bu yardımlarla sağlanabilen silah, cephane, giyecekler dağ köylerinin belirli merkezlerinde depolanmıştır. Mersin - Tarsus Cephelerinde Yapılan Savaşlar Savaş düzeni olarak Mersin - Tarsus bölgesi üç bölüme ayrılmıştır. Alata deresiyle Deliçay arası Mersin grubunu; Deliçay ile Tarsus Çayı arası Tarsus grubunu; Tarsus Çayı ile doğusu da Kavaklıhan grubunu teşkil ediyordu. Milli Müfrezeler (birlikler) bu alanlarda yerleşerek savaş düzenini alacaklardı. Heyeti Temsiliye'nin talimatı üzerine Tarsus grubundaki müfrezeler şunlardır: Bozkurd Müfrezesi, Tarsus Gençler Müfrezesi, Selçuk Müfrezesi, Demirbaş Müfrezesi, Tozkoparan Müfrezesi, Gökbayrak Müfrezesi, Süvari Müfrezesi, Göçüklü Karahacı Müfrezesi, Polat Ağa Müfrezesi, İncirgedikli Derviş Ağa Müfrezesi, Kamberlihöyüklü Veysel Çavuş Müfrezesi, Eminlik'den Molla Nasuh Müfrezesi, Karayaylalı Müfrezesi, Berdan Müfrezesi, Semil Çavuş Müfrezesi, Efeler Müfrezesi, Karafaki - Arslanyürek Müfrezesi, Urfalı Mehmet Müfrezesi, Kurbanlı Akış Ağa Müfrezesi. İşgal kuvvetleriyle Kuvayi Milliye arasında Mersin grubunda Başnalar, içmeler, Subendi, Emirler, Kızılyar, Mezitli ve Arpaçsakarlar savaşları yapılmıştır. Tarsus gurubunda ise Eshabıkehf, Hacıtalip, Bağlar ve Karadırlik Kavaklıhan grubunda da Karboğazı ve Kavaklıhan savaşları yapılmıştır. |
|
|
|